Şiirnesli.Net – Şiirin doğru adresi

BİR AYRILIĞIN ANATOMİSİ

Filed under: CAN DÜNDAR — admin 23 Ekim 2008 @ 13:44

BİR AYRILIĞIN ANATOMİSİ

“İnsanların birbirini tanıması için en iyi zaman, ayrılmalarına en yakın zamandır”, der Dostoyevski…

 

Veda acısı, kabuğunu soyar insanın; yıldızını kazıyıp çırılçıplak ortaya serer.

 

Birlikteliğin örttüğü tüm kusurları ayrılık sergiler.

 

Bir ayrılık arifesinde helalleşilir ve o an hakiki tabiatlarıyla yüzleşilir.

 

“Ölene kadar” diye söz verilmiştir, ama “ölüm yolunda” başka tercihler belirmiştir.

 

Kararsız prensesin vicdanı azap çekerken 7 cücelerin somurtkanı “aklını başına al” diye fısıldar kulağına; haytası ise “kalbinin sesini dinle” diye cekiştirir eteğinden.

 

Hep hayran bakan gözlere, hatalar takılmaya başlar.

 

“Ama”yla biter alelade iltifat cümleleri: “Sen iyi bir insansın, ama arkadaşlarin kötü”, “Seni seviyorum, ama bu ilişkide mutlu değilim”, “Ben başka türlü bir beraberlik düşlemiştim” vs..vs..

 

Sonra gelsin uykusuz geceler… bir türlü karar verememeler… Ruhen gidip gelmeler… “Hele biraz daha zaman geçsin” diye nikah ertelemeler…

 

Birlikteymiş gibi yaparken, sevecek başka yüzler, yüzecek başka denizler kollamalar..

 

“Aslında bütün bunlar bizim iyiliğimiz için”e kendini kandırmalar.

 

Sonrası hep aynı:

 

Bekleyenin “Hani sonbaharda buluşacaktık. Hazan geldi geçti, sen gelmez oldun” sızlanmaları…

 

Bekleyenin “Geliyorum az kaldı” oyalamaları…

 

Bittiğini bile bile işi uzatmalar; söyleyemedikçe hepten batağa saplanmalar… Terke makul bir gerekçe ararken hepten çarşafa dolanmalar… Veda konuşmasında süslü iltifat cümlelerinin arasına, o cümleleri

hiçleştiren mayınlar serpiştirmeler…

 

Üzgün görünmeler… bağış dilenmeler… “…ama kaçınılmazdı” demeler…

 

“Sözünden caydın” yakınmalarını “Sen de eski sen değilsin. Değişmişsin” diye göğüslemeler…

 

…asıl kendinin değiştiğini bilmezden gelmeler…

 

Ve son sahne:

 

Terk edenin o mahçup “Gönlüm başkasında” itirafına karşılık terk edilenin kırık çalımı:

 

“uğurlar olsun! Ben yoluma devam ediyorum”.

 

İhanetler hep böyledir: İlki, bir yenisine gebedir; ikincisi daha az acı verir.

 

Ondan sonra dur durak yoktur: Güvenilmez aşık, sevdikçe kıran, gezdikçe ardında bir kırık kalpler mezarlığı bırakan bir dervişe döner.

 

Artık acılara hapsolmuştur: Buluşmak istedikçe ayrılacak, birleşmeye çalıştıkça parçalanacak, sonunda terk ettiklerinin “ah”ı tutup terk edildiğinde mukadder yalnızlığına kapanacaktır.

 

CAN DÜNDAR

 

 

 

YALNIZLIĞA ALIŞMALI

Filed under: CAN DÜNDAR — admin 22 Ekim 2008 @ 11:34

Yalnızlığa alışmalı

Bavulları hep toplu durmalı insanın…

Bir gün telefonların hiç çalmayabileceği hesaplanmalı…

Tül perde arkasından misafir yolu gözlemekten vaz­geçmeli…

İhanetlere, terkedilmelere, bir başına bırakılmalara hazırlıklı olmalı…

 

 

 Çünkü “omuz omuza” günlerin vakti geçti. Dayanışma… günümüz borsasının değer kaybeden hisse senet­lerinden biri artık…

Bireyin keşif çağı, geride kı­rık dökük yalnızlıklar bıraktı.

Terörün bile bireyselleştiği çağdayız. Zaman, birlikten kuvvet doğurma zamanı değil; zaman, tek başına dimdik ayakta kalabilmeyi becerme zamanıdır.

 İşte o yüzden alışmalı yalnız­lığa…

Sokaklar dolusu ıssızlıkla başbaşa yaşamayı göze almalı insan… Güvendiği dağlardaki karlara bakıp ders çıkarmalı… Hüzünlü bir şarkıyla paylaşı­lan gecelerde başım dayayacak bir omuz arama huylarından vazgeçmeli… Sofrada tek tabağa, tabakta az yemeğe alışmalı…

Romanlardan yalnızlığı yücelten paragraflar asmalı evin en görünür duvarlarına…

“Yalnızlık paylaşılmaz/ Paylaşmılsa yalnızlık olmaz” dizeleriyle başlamalı güne…                        

Telesekretere “şu anda size cevap verebilecek kim­se yok” denmeli, “… belki de hiçbir zaman olmaya­cak…”                                                     

Cevapsızlığa, sessizliğe ısınmalı…

 

Oysa sessizlik haksızlığa alkıştır.

Haklılığın onuru yaşatır insanı… Susmanın utancı öldürür.

O yüzden en sessiz gecelerde ”doğruydu, yaptım”la teselli bulmalı insan…

Feryada komşuların yetişmemesine, soğuk duvar diplerinde sessizce ağlaşmaya alışmalı… Kendiyle he­saplaşmaya çalışmalı…

Gece yastıkla ağlaşmaya, sabah aynayla gülüşmeye, kendiyle hüzünlenip, kendiyle keyiflenmeye hazır ol­malı…

Hep başını alıp gidebilecek kadar cesur, ama hep kalıp savaşacakmış kadar gözüpek olabilmeli…

Sessizliği, sese dönüştürebilmeli…

 

Ve sırt çantasını her daim hazır tutmalı insan…

Yollarla barışmalı…

Yalnızlığa alışmalı… 

CAN DÜNDAR

HER SEÇİM BİR KAYBEDİŞTİR

Filed under: CAN DÜNDAR — admin @ 11:34

HER SEÇİM BİR KAYBEDİŞTİR

Her tercih bir vazgeçiştir çünkü.. Sabah ise gitmekle, yatakta nefis bir miskinlik fırsatından vazgeçmiş olursunuz.. Kalkar kalkmaz hayat bin bir seçeneği dayar burnunuzun ucuna…

“Ne giysem” telasından, öğle yemeğinde “Ne alırdınız?” diye başucunuzda biten garsona, hangi kanaldaki filmi izlesem kararsızlığından “bize oy verin” diye bağrışan partilere kadar her şey, herkes, her an sizi ısrarla bir tercihe zorlar.

Yastığınıza teslim olmuşsanız, belki dışarıda ışıl ışıl bir günden vazgeçmiş olursunuz.. Bahar esintileri taşıyan bir elbise belki o gün yaşamınızı ışıldatabilecekken, ağırbaşlı bir sadeliğe karar vermekle muhtemel bir tanışıklığı tepersiniz..

Belki yemediğiniz musakka, ısmarladığınız İzmir köfteden daha lezzetlidir. Ya da öbür kanaldaki film, o anki ruh halinize daha uygundur.. Ama yaşam, vazgeçtiğiniz şeye ilişkin ipucu vermez… Geri dönüp, o günü gökkuşağı desenli bir elbiseyle yeniden yaşama şansınız yoktur. Bu seçim oyununda vazgeçtiğiniz şey, seçtiğinizden daha değerliyse pişmanlık kaçınılmazdır.. Ama neyin değerli olduğunun kararı da yine size aittir…

Ve vazgeçtiğiniz şey bazen bir saray, bazen şöhret sahnesinin parıltılı neonları da olsa, çoğu zaman gözünüz hiç arkada kalmaz.. Çünkü duvarlarına sevdiğinizin kokusu sinmiş bir ev ya da sevdiğiniz kadınla paylaşamadığınız bir saray sizin için borsada kolay feda edilebilir değerlerdendir

Hayata bir başka gözle bakmayı öğrendiyseniz, bu seçimde kazandıklarını sananlara yalnızca acıyarak gülümsersiniz.. Her şeyin sıradanlaştığı bir dünyada bazen kaybetmek en doğru seçimdir.

Ve o dünyada en yerinde tercih; vazgeçiştir…

Can DÜNDAR

Hayat ve Ben

Filed under: CAN DÜNDAR — admin 16 Ekim 2008 @ 08:39

Otuz beşime bastım geçen hafta…
İlk yarı bitti: Hayat: 1 – Ben: 0!..
Ama belliydi böyle olacağı…
Nicedir başlamıştı belirtiler:
Yolda çocuklar “Amca şu topu atıversene” diye seslendiklerinde kuşkulanmıştım ilkin…
Sonra saçlarımdaki beyaz teller tescilledi yarı yolun ufukta göründüğünü,
Baktım; lise fotoğraflarım sararmış, sınıf arkadaşlarım yaşlanmış.
Eş dost sohbetlerinde sağlık ve çocuk konuşulur olmuş, seyahat ve aşk yerine…
Gök gibi gürlemeye alışkın müzik setimin ses düğmesini kısar olmuşum, içimdeki uçurtmanın ipini çekercesine…
Bizim zamanımızda diye başlayan nutuklar atmaya başlamışım mezuniyet törenlerinde,
-Hayret daha dün değil miydi benimkisi?-
Yıllar yılı dudak büktüğüm “ölümden sonra hayat” masallarına kulak kabartmaya başlamışım gizliden gizliye…
İple çektiğim Haziranlara sırt çevirmişim…
Yaşamın orta sahasına girmişim, irkilmişim…
Ruhumun ikizleri yine çekiştiriyorlar kollarımdan;
Biri, “Daha ne gördün ki” diyor yüzünde papatyalarla, “Asıl şimdi başlıyor hayat!… Bundan sonrası rahat! ”
Lakin “Buydu görüp göreceğin” diye efkarlanıyor öteki… “İkinci yarı geçer hızla, yaşlanırsın zamanla”…
Yaşı genç olanlar 35′e uzak durduklarını sanarak “Sahi oldu mu o kadar? Hiç göstermiyorsun” tesellisindeler.
35′le çoktan tanış olanlarsa “Hayata hoş geldin” pankartlarıyla karşılamadalar…
İlk yarı sadece bir ısınmaymış meğer: Asıl ikinci yarıda anlaşılırmış tadı, hayatın… kavganın… aşkın…
Bense şaşkın… devre arası bilançolarındayım.
Son dönemde kim bilir kaç kez eski anıları yaralı ele geçirdim, belleğimin derinliklerinde?..
Kim bilir kaç kez kendime yakalandım, kendimden kaçarken?..
Ve sustum vicdan sorgularında…
Aksisedamla bile dertleşmedim. Meğer ne yaman serüvenmiş hayat? Bazen yediveren gülleri gibi bereketli…
Sanki hayat değil, Körfez Krizi mübarek: Bir koyup, beş alıyorsun…
Yaşıyor, seviyor ve seviliyorsun… Bazense kıtlıktan kırılıyor ortalık, şaşıp kalıyorsun…
Oysa -herkes bilmezden gelse de- skoru belli oyunun:
30′larda dedeni ve nineni kaybediyorsun, 40′larda anneni ve babanı… Ve 70′lerde kendini…
Şimdi devre arası, yolun yarısı…
Bugüne dek ancak tanıştık hayatla… Ben ona kendimi tanıttım, O bana kendini…
Göğsüme madalya gibi dizdim hatalarımı…
Zaferlerim onlar benim, olgunluğumun yapıtaşları…
Ve derin bir yara gibi sakladım başarılarımı…
Asansör çıkarken yukarı, dönüp bakmadım bile aşağı…
Dönmesin diye başım…
Ben istikballe arkadaşım…
Ne var ki her şey yarım…
Hayat da yarım, sevdalar da…
Daha diyeti ödenmedi sevinçlerin…
İhanetlerin hesabı sorulmadı…
Nazım’ın dediği gibi, “Kopardım portakalı dalından ama, kabuğu soyulmadı, sevdalara doyulmadı…”
“Doydum diyen görmedim ki ben zaten…”
Lakin gel de zamana anlat bunu…
Sahi nedir bu telaş, bu kin? Sanki ölüye can yetiştireceksin…
Baktım ikinci yarı kapıda… ve hayatın ceza sahası yakın…
Doldurdum bir kara kutuya 35 yılın hesabını.
Acılar, sancılar bir çekmecede, sevdalar diğerinde…
Bir yerde hüzünler ve korkular, bir üstte sevinçler ve zaferler…
Kat kat, dizi dizi dizdim kullanılmış takvimlerimi,
Sabırla kapattım kutuyu, sevgiyle mühürledim ağzını…
İlk yarı bilançom o benim: Yangında ilk kurtarılacak… Kazada ilk açılacak…
Yarımlar tam olduğunda kara kutuyu açıp bakanlar teşhis koyacaklar halime…
“Çok mutlu olmuş, fazla yüksekten uçmuş zavallı” diyecekler
Ya da,
“Sebepsiz alçalmış… Bile bile vurmuş kendini dağlara!..”
Fakat kara kutu ancak bir kısmını söyleyecek hikayenin…
Kalanı benimle gelecek…
Dağların yamaçlarına savuracağım en mahrem hatalarımı…
Reyhanlar saklayacak sırlarımı…
Skoru bir tek Ege’nin suları bilecek…
Denize kavuşabilirse eğer içimdeki nehir…
HAYAT: 0 – BEN: 1

Can DÜNDAR

İşte Böyle Birini Sevin

Filed under: CAN DÜNDAR — admin 20 Eylül 2008 @ 21:59

Öyle birini sevin ki , gün onunla başlasın. Gözleriniz uykudan uyandığında aklınıza ilk gelen, “sevgili, ey sevgili, canım sevgili” derken; yüreğiniz, şiiriniz dudağınızdaki terennümünüz o olsun. Ağaçlar, yaseminler, yediverenler, günebakanlar onun kokusunu sunsun benliğinize. Gün yine onunla bitsin. Güneş guruba yürürken, uyurken ve de “seni seviyorum” derken alternatifsiz o olsun. Öyle birini sevin ki , çünkü süz, fakatsız, maalesef siz olsun. Yağmurda gökkuşağınız, baharda sevdanız, yokluğunda varlığınız, gözyaşınızda inciniz olsun. Öyle birine tutulun ki, aramak için uzaklara gitmeyeceğiniz kadar sizin olsun. Ne zaman aşktan, yardan yana söz duyarsınız kalbiniz çıldırmışçasına onun için gümbürdesin. Onun estirdiği karayel samyeline, şekva şükrana, karanlıklar aydınlığa dönüşsün. O varken “ümitsizlik” pılını pırtısını toplayıp gitsin. Onunla zorluklar kolay olsun. Ve de o varsa her şey var olsun.
Öyle birine yürekten sarılın ki, aranızdan rüzgar dahi geçemesin, kıyametin ayak seslerini duysanız bile o varsa yanınızda umurunuzda olmasın.
Öyle birine müptela olun ki, o kalbinizden çıkarsa şayet ruhunuz bedeninizden sökülecekmişçesine olsun. ” Seni seviyorum” diyemediğiniz zamanda gözleriniz, ciğeriniz, ruhunuz sevginizi söyleyip dursun.
Öyle birine bağlanın ki, yüreğinizin adımları onun adına yürüsün. İçinizden geçen şarkı o olsun ve de “İçimden geçen şarkı gittiğinde ne yaparım ben!” diyebilirsiniz.
Öyle birine gönül verin ki, gönlünüz onun ardından koşsun, önünde hiçbir mani olmasın.
Öyle birine meftun olun ki, şiirinizin ilhamı, duanızın kaynağı “seviyor sevmiyor lara” gerek kalmasın onun da sizi sevdiği biri olsun .
Öyle birine vurulun ki, “ben seni fakatsız,nedensiz,çünkü süz seviyorum.” Bakma sen şimdiki zaman eki kullandığıma. En geniş zaman olan sonsuz geniş zamanla diyorum ki “seni seviyorum”. Adının geçmediği sözü sükut sayıyorum. Seni ölesiye ve öylesine çok seviyorum ki birbirimizi bağlayan ipler görülmeyecek kadar seninim ben. Canımı da ,yolumu da ,gönlümü de yoluna döşedim. Bittiğim gün kalbimden çıktığın gündür. Canım benim, ben senin bana zor gelen taraflarını da seviyorum, her şeyinle; bilmediğim bilsen ürkeceğim, anlamadığım, anlayamayacağım yanlarınla seviyorum. Seni ismin ne “de” haliyle ne de “e” haliyle seviyorum. Seni yalın halinle seviyorum. Ben seni sevdiğim yerdeyim, her yerdeyim haykırabilirsiniz.
İşte böyle birini sevin…

KELİMELER EKSİK

Filed under: CAN DÜNDAR — admin 26 Ağustos 2008 @ 00:57

KELİMELER EKSİK

 

Kelimeler eksik, kelimeler yaralı Kelimeler cılız Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu Ben de

 

Çok başka bir şey Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu,diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mi asırlarca?

 

Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep ayni heyecanla açar mi? Dedim ye, başka bir şey bu Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim su günlerde

 

Belki de en basta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni En derinlerde tuttum Bana sakladım Derine, hep daha derine Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım Paylaşamadım Yanlış yaptım

 

Sana ulasan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar Kendimi oradan oraya vurmam Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam

 

Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acili duvarları gibiyim Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor

 

Tutunamıyorum Renklerim, gün içinde değişiyor Soluyorum, soğuyorum Güneş ulaşmıyor içerilerime küfleniyorum, yaslanıyorum Yalnızlıklar pesimde Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme Yapış, vıcık bir yalnızlık bu

 

Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum Yollar, gitgide uzadı ve karıştı Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var Ah onun ne olduğunu biliyorum Sonu sana geliyor her cümlenin Her şeyin basında, içinde ve sonundasın Bu değişmiyor

 

Öyle içimsin ki

 

Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün çok mutluydum Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu,tek tek anlattım Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım “Yine zamansız yağmurlar” dedim, “Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları” dedim, “Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?” dedim

 

Çok uzun bir mektup oldu Başından sonuna kadar okudum da Neler yazmışım diye merakımdan Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adini yazdım Büyük harflerle, yalnızca adini Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum

Mektup cebimde Cebim yüreğime yakın Yüreğim sende Sen yüreğime yakın Öyleyse mektup sende

Bu kadar içimdesin iste

 

Can Dündar

 

 

 

Aç Gözlerini

Filed under: CAN DÜNDAR — admin @ 00:49

 Aç Gözlerini

 

En sevdiğin elbiseni giydim

Bu gece kokunu sürdüm

Solgun yüzünü okşadım

Sessizce saçlarından öptüm

Yazdığın mektupları okudum

Kana kana Su içer gibi

Plaklarını çaldım ah!

En çok o şarkıda özledim seni

 

Issızlık kapıyı çaldı, açmaya korktum

gece yarısı

Şehir uykuya daldı, baktım dışarıya

katran karası

Rüzgar telaşla kokunu getirdi bana

aldım koynuma

Buseni hafızamdan koparıp

iliştirdim dudaklarıma

Üşüdüm karanlıkta

Tenine dokundum hissetsin diye

Aç gözlerini

 

Erguvanlarına su verdim

İçerken benimle konuştular

Yastığını okşadım, kokladım

Anılar uçuştular.

Soluğun saçlarımı yaladı sanki yine

Bir meltem gibi

Teninin kokusu karıştı kokuma

Yakıştılar

 

Boğuldum karanlıkta

Yanı başımdasın benden çok

uzaklarda

Ellerimi tut dokun bana

Aç gözlerini

 

Attım kendimi caddelere

Yeşil ceketin sardı beni

Yürüdüm üstüne karanlığın korkusuz

Tuttum ellerini

Can Dündar

Ömür

Filed under: CAN DÜNDAR — admin @ 00:47

Ömür

 

Gözümüz saatte söyleştik hep,

Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık.

Hep yetişecek bir yerler vardı

 

Aranacak adamlar, yapacak isler..

Bir sonraki günü telası bir öncekine bulaştı..

Başkalarının hayati bizimkini aştı.

 

Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine

Kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu

veya yavuklu busesiyle uyanma düşlerini

Ha babam erteledik.

20′li yaslardayken 30′lara kurduk saatin alarmını

30′larımızda 40′lara, belki sonra 50′lere..

 

Lakin öyle karmaşık kurgulanmış ki hayat,

Kuşlukta uyanma fırsatı sunduğunda size,

Artık uyku girmez oluyor gözlerinize..

 

Doyasıya söyleşmek,

Telaşsız sevişmek için bol zamana

kavuştuğunuzda,

Söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor

yanınızda..

 

Özenle sakladığınız bir sari lira gibi

ömrünüz;

Vakit gelip sandıktan çıkardığınızda,

Birde bakıyorsunuz ki,

Tedavülden kalkmış…

 

Can Dündar

 

 

Özleme dair

Filed under: CAN DÜNDAR — admin @ 00:46

 

Özleme dair

 

 

Yüreğimi Sıkıştıran Bu Kesif Hüzün, Belki De Terk etmişlere Özgü Gizli Bir Terk edilme Duygusudur.

 

Özledim Seni…

Ayrılık Yüreğimi Karıncalandırıyor Nicedir…

Beynimi Uyuşturu­yor Özlemin…

Çok Sık Birlikte Olamasak Bile Benimle Olduğunu Bilmenin Bunca Yıl İçimi Nasıl Isıttığını Yeni Yeni Anlı­yorum.

Yokluğun, Hatırlandıkça Yüreğime Sapla­nan Bir Sızı Olmaktan Çıkıp Mütemadi Bir Boşluğa Dönüşüyor.

Sabahlara Seni Ok­şayarak Başlamaları Akşamları, Her İşi Bir Kenara Koyup Seninle Başbaşa Karşılamaları Özlüyorum; Oynaşmalarımızı, Hırlaşmalarımızı, Yürüyüşlerimizi, Se­vimli Ha­şarılığını, Çocuksu Küskünlüğünü…

Nasıl Da Serttin Başkalarına Karşı Be­ni Savunurken Ve Ne Yumuşak, Bir Çift Kısık Gözle Kendini Ellerimin Okşayışına Bırakırken… Ya Da Kolyeni Çözdüğümde Kollarıma Atlarken…

Hasta Olduğunda, O Korkunç Kriz Ge­celerinde Günler, Geceler Boyu Nöbet Tuttuk Başında… O Şen Kahkahalarına Yeniden Kavuşabilmek İçin Sessiz Dualar Ederek…

“Atlattı” Müjdesini Kutlarken Yor­gun Bedenindeki Yaraları Okşayarak, Doktorun Böldü Sevincimizi:

“Yaşayamaz Artık Bu Evde… Yüksek Binalar Ve Be­ton Duvarların Gri Kentinde” Dedi, “O Gitmeli… Ve Kendine Yeni Bir Hayat Çizmeli…”

Bilsen, Ne Zor Gitmen Gerektiğini Bile Bile “Kal” Demek Sana…

Ne Zor, Senin İçin Ebedi Mutluluğun Beni Unut­mandan Geçtiğini Bilmek…

Gitmeni Asla İstemediğim Halde, Buna Mecbur Olduğumuzu Görmek Ve Sana Bunları Söyleyemeden “Git Artık” De­mek…

“Beni Ne Kadar Ça­buk Unutursan, O Kadar Çabuk Kavuşacaksın Mutluluğa” Demek Sa­na Ne Zor…

Sesimi, Kokumu Çe­kip Alıvermek Beynin­den, Sesin, Kokun Hâlâ Beynimdeyken…

… Seni Görmemek Ve Belki Yıllar Sonra Karşılaştığımızda Bana Bir Yabancı Gibi Bakma­nı İstemek Senden…

… Yeni Bir Sevdayı Yasakladığım Kalbime Söz Geçirmek…

… Ve Sonra Kendi Ellerimle Bindirip Seni Yabancı Bir Arabanın Arka Koltuğuna, Birlik­te Güneşlendiğimiz On­ca Yazı, Yan yana Titreş­tiğimiz Onca Kışı, Pay­laştığımız Bunca Acıyı, Onca Kahkahayı Ve Bütün O Uzak Yeşillikleri Katıp Yorgun Bedeninin Yanına, Ar­kandan Pişmanlık Gözyaşları Dökmek Ne Zor…

… Ne Zor Hiç Tanımadan Seni Emanet Ettiğim Bir Şoföre “Hızla Uzaklaş Buradan Ve Gidebileceğin Kadar Uzağa Git” Demek…

… Yokluğunu Beklemek, Ne Zor…

 

* * *

 

Bunları Düşündükçe, Şu Anda Uzakta Bir Yerlerde Üşüdüğünü Sezinleyerek Panikliyorum. Bütün Engel­leri Aşıp Terkedilmiş Caddeleri, Kimsesiz Sokakları. Yalnız Bulvarları Arşınlayarak Sana Ulaşmak, Sessizce Başını Okşamak, Kulağına Sevgi Sözcükleri Fısıldamak Ve Yavaşça Üzerini Örtmek Geçiyor İçimden…

Paylaştığımız Bir Mazinin, Yitirdiğimiz Bir Geleceğe Dönüşmesinden Hicran Duyuyorum.

Gizli Gizli Hüzünlendiğim Akşamlardan Birinde, Terketmişlere Özgü Bir Terkedilme Korkusunu Da Yüre­ğimin Derinlerinde Duyarak Sana Koşmak, Yaptıklarım Ve Daha Çok Da Yapamadıklarım İçin Özür Dilemek Ve

“Geri Dön Bebeğim” Demek İstiyorum:

“Geri Dön… Kulüben Seni Bekliyor…”

Bir Dost

Filed under: CAN DÜNDAR — admin @ 00:45

Bir Dost

 

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…
 “Nereden çıktın bu vakitte” dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
“Gözünün dilini” bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı…
Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları,
…dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…
En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…
Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, “hak ettim” diyebilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi…
Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş…
Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş…

* * *

 

Böyle bir dostum var benim.
Pek sık görmesem de hep yanımda olduğunu bildiğim, yalansız riyasız dertleşebildiğim.
Kuşağımın en iyisiydi hilafsız…
Beraber okuduk, birlikte koştuk son 20 yılın amansız parkurunu…
Katılasıya ağladık, doyasıya güldük yol boyu… Ekmeğimizi ve acılarımızı bölüştük. Çocuklar doğurduk, büyükler gömdük.
Sonunda yara bere içinde oraya buraya savrulduk.
Buluştuk geçenlerde…
Bitaptı; kayan bir yıldız kadar ışıltılı, bir o kadar yorgun:
“- N’apıyorsun” diye sordum.
“- Seyrediyorum” dedi;
“çaresizce, öfkeyle, şaşkınlıkla ama sadece seyrediyorum”.
Seyrettiği; kuşağımızın en kötülerinin, pespayelik yarışında ipi ilk göğüsleyenlerin zirveye hak kazanmalarındaki akıl almaz gariplikti.
İyiliğin ve ustalığın bu kadar eziyet gördüğü, kötülüğün ve yeteneksizliğin bunca ödüllendirildiği bir başka coğrafya var mıydı acaba?
Okuldaki ideallerimizden, gençlik coşkumuzdan söz ettik bir süre; tozlu raftaki bir kitabı yıllar sonra merakla karıştırır gibi…
Ülkemizin kaderini değiştirmeye azimliydik mezun olurken; lakin karanlığını boğmaya yemin ettiğimiz ülke, karanlığına boğmuştu bizi…
Pazarda görsek tezgahından meyve almayacağımız adamların cenderesinde bir ömür geçirmiş, tünelden çıkış sandığımız ışığın, üstümüze gelen kamyonun farı olduğunu çok geç fark etmiştik.
Velhasılı ne sevebilmiş, ne terk edebilmiştik.
Krizde geçmişti bütün gençliğimiz; ve şimdi çocuklarımıza tek devredebildiğimiz, çok daha ağırlaşmış bir kriz…
“- İşte” diye iç geçirdi kadim dostum, “…bunları seyrediyorum bir kenardan sessizce…”


İşte en çok da böyle zamanlarda bir dostu olmalı insanın…
Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri…
“Parkurun bütün zorluğuna rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız” diyebilmeli…
Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa, ama ümitvar bir yazıyı, yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:
“Bunu da aşacağız!
İmza: Bir dost

Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın…
 “Nereden çıktın bu vakitte” dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
“Gözünün dilini” bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı…
Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları,
…dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı…
En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz…
Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, “hak ettim” diyebilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi…
Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş…
Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş…

* * *

 

Böyle bir dostum var benim.
Pek sık görmesem de hep yanımda olduğunu bildiğim, yalansız riyasız dertleşebildiğim.
Kuşağımın en iyisiydi hilafsız…
Beraber okuduk, birlikte koştuk son 20 yılın amansız parkurunu…
Katılasıya ağladık, doyasıya güldük yol boyu… Ekmeğimizi ve acılarımızı bölüştük. Çocuklar doğurduk, büyükler gömdük.
Sonunda yara bere içinde oraya buraya savrulduk.
Buluştuk geçenlerde…
Bitaptı; kayan bir yıldız kadar ışıltılı, bir o kadar yorgun:
“- N’apıyorsun” diye sordum.
“- Seyrediyorum” dedi;
“çaresizce, öfkeyle, şaşkınlıkla ama sadece seyrediyorum”.
Seyrettiği; kuşağımızın en kötülerinin, pespayelik yarışında ipi ilk göğüsleyenlerin zirveye hak kazanmalarındaki akıl almaz gariplikti.
İyiliğin ve ustalığın bu kadar eziyet gördüğü, kötülüğün ve yeteneksizliğin bunca ödüllendirildiği bir başka coğrafya var mıydı acaba?
Okuldaki ideallerimizden, gençlik coşkumuzdan söz ettik bir süre; tozlu raftaki bir kitabı yıllar sonra merakla karıştırır gibi…
Ülkemizin kaderini değiştirmeye azimliydik mezun olurken; lakin karanlığını boğmaya yemin ettiğimiz ülke, karanlığına boğmuştu bizi…
Pazarda görsek tezgahından meyve almayacağımız adamların cenderesinde bir ömür geçirmiş, tünelden çıkış sandığımız ışığın, üstümüze gelen kamyonun farı olduğunu çok geç fark etmiştik.
Velhasılı ne sevebilmiş, ne terk edebilmiştik.
Krizde geçmişti bütün gençliğimiz; ve şimdi çocuklarımıza tek devredebildiğimiz, çok daha ağırlaşmış bir kriz…
“- İşte” diye iç geçirdi kadim dostum, “…bunları seyrediyorum bir kenardan sessizce…”

* * *


İşte en çok da böyle zamanlarda bir dostu olmalı insanın…
Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri…
“Parkurun bütün zorluğuna rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız” diyebilmeli…
Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa, ama ümitvar bir yazıyı, yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:
“Bunu da aşacağız!
İmza: Bir dost

 CAN DÜNDAR

Bir Sonraki Sayfaya Geciniz >>>